4. Sanayi Devrimi: Bolşevik köklerimiz bizden yeniden yapılanma istiyor – Mahir Sayın

”Komünistler geçen yüzyılın başında olduğu gibi bugün de bir kez daha geleceği birlikte yaratmak üzere bir araya gelmekle yükümlüdürler. Bağlı olduğumuz Bolşevik kökler bizden bunu istiyor!”

Bolşevik köklerimiz bizden yeniden yapılanma istiyor
Türkiye sosyalist hareketi muhtemelen dünyanın en talihsiz oluşumlarından biridir. İnsanlığı tarih öncesinden gerçek insanlık tarihine taşıyan Ekim Devriminin ülkesi SSCB’ye yakın olması sanki bir talih gibi düşünülecek olsa da, tam da bu özellik onun talihsizliğinin temellerinden birini oluşturur. Türkiye sosyalist hareketi dediğimiz olgunun kökleri esasında 1878’e kadar gider. Hınçak Partisinin (Hınçak Sosyal Demokrat Partisi) İsviçre’deki kuruluşu kısa süre sonra Osmanlı toprakları içindeki bir örgütlenmeye dönüşmüştür. Her ne kadar çarpıtılmış tarihimiz bize onları “Ermeni milliyetçileri” olarak tanıtmış olsa da, hem Hınçak Partisinin hem de daha sonra kurulan Taşnak Partisinin (Ermeni Devrimci Federasyonu) programları gösterir ki bunlar birer işçi partisidirler. Hınçak Partisi kendisini doğrudan Marksist ilan etmiş iken, Taşnak partisi öyle demese de programına burjuvaların partiye üye olmasını yasaklayan bir madde koyacak kadar işçi sınıfına yakındır. Bu tarih 1915’e kadar zengin tecrübeler ve teorik belirlemelerle doludur. Ne var ki 1915’de Türkler arasından adı bize ulaşan tek sosyalist Hüseyin Hilmi’dir ve onun Marksizm’le alakası ise Marks’ın ölümünden 20 yıl kadar sonra adını duyup, adresini bulmaya kalkışması ölçüsündedir. Beş yıl sonra TKP’yi kuracak olan diğer komünistlerse vardırlar ama aslında yokturlar! Rusya’ya kaçan ve esir düşenlerin Bolşevik devriminin etkisiyle komünistleşmeleri sonucu geçmiş tarihi geride bırakan, bildiği halde geride bırakmak isteyen ve en azından bu istek dolayısıyla komünizmin en temel belirleyenlerinden olan enternasyonalizmi zedelemiş olan çevrelerin kurduğu komünist partisi ise RFSSC(SSCB)-TC ilişkilerinin bir anlamda kurbanı olur. Yeni kurulan ve iç savaşla ve emperyalist saldırılarla boğuşan, Rusya Federatif Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, en büyük baş belası olan İngiliz emperyalizmi ile arasında tampon olabilecek bir devletin oluşmasını her şeyden önemli görmüştür. Dolaysıyla da yeni kurulan TKP’nin önder kadrosunun Trabzon’da katledilmelerine seslerini çıkarmamışlardır. Muhtemeldir ki, Kemalistler de aradaki ilişkinin bu nazik noktasını bildiklerinden 14’leri katletmekten bir endişe duymamışlardır. Ama kötü kader bu kadarla da bitmez; TKP, Kemalist iktidarı, SSCB ile olan müttefikliğin bir doğal uzantısı olarak “demokratik devrim yaptığını” sandırarak destekler ve daha da vahimi, 1936’da TC devletinin Hitler faşizmi ile olan yakın ilişkileri bilinmesine rağmen TKP komintern tarafından tasfiye edilerek CHP içinde çalışmaya yönlendirilir. Buna Nazım Hikmet ve Dr. Kıvılcımlı gibi itiraz eden komünistler elbette olur ama etkileri Komintern’ in duvarlarına çarpıp dağılır. Daha fazlasını yapmaya da güçleri yetmezdi, en hafifinden Troçkist olarak karşı devrim saflarına konulabilirlerdi. Egemen sınıfı dost olarak kabul edecek olan bir komünist partisinin sisteme alternatif üretebileceğini beklemekten çok sistemin konsolidasyonuna yarayacağını söyleyebiliriz. Türkiye halkları böyle bir partinin varlığını devletin antikomünist propagandayı yaymak için –abartma payını kabul ederek- yaptığı tutuklamalarla duyabilmekteydi! 40’lı ve 50’li yıllardaki bir kaç açık parti denemesi sosyalist hareketi 60 sonrası gibi bilinir bir kurumlaşmaya ulaştırmadı. TİP her ne kadar içinde “tuhaf” adamların da bulunduğu bir ekip tarafından kurulmuş olsa da beş yıl içerisinde % 3 oy alabilecek ve CHP’nin bile eksenini kaydırabilecek bir parti haline geldi. Hele 27 Mayıs darbesinin getirdiği yeni anayasal düzenle oluşan kimi demokratik kurumlaşmalar sayesinde ( milli bakiye sistemi) parlamentoya 15 milletvekili sokunca hareket gerçekten hareket haline geldi; sosyalizm dağda bayırda duyulur oldu. Ama hareketin parlamentarizme saplanması ve bölünmeye uğraması da çok sürmedi. 60’lı yılların sonu Türkiye’de devletin kendi içinde parçalanıp birbirine karşı mevziler kazdığı, toplumun çoğunluğunun artık eskisi gibi yönetilmek istenmediği, işçi sınıfının mücadelenin merkezinde ve toplumsal değişime önderlik edebileceğini göstermeye başladığı (15/16 Haziran direnişi) ve bunun sağladığı motivasyonla ihtilalci bir başkaldırının, tarihinde muazzam bir isyan geleneği olmasına rağmen, deneyimden yoksun olarak hayat bulduğu dönem oldu. Tehdidin büyüklüğünü gören burjuvazinin kendi içinde yeniden uzlaşmaya gitmesi ve devrimci hareketin karşısına bir bütün olarak dikilmesi deneyimsiz ihtilalci hareketin de yenilgisini getirdi.

Bu burjuvazi için büyük bir deneyim oluşturmuştu. Nasıl Küba devriminin derslerini dünyaya yaymak isteyen Che, ABD emperyalizminin o deneyime karşı ne yapılması gerektiğini bilerek karşı çıkması yüzünden başarısızlıktan başarısızlığa gitmişse, Türk burjuvazisi de aldığı o dersle, Türkiye sosyalist hareketini beş yıl boyunca, özel harp dairesince organize edilen sivil faşistlerle çatıştırdı. Kongo’da, Bolivya’da Che’nin başına gelen 1980 öncesinde de Türkiyeli ve Kürdistanlı sosyalistlerin başına geldi. Sosyalist hareket ise nasıl bir oyunla yüz yüze olduğunun kesinlikle farkında değildi. SBKP, ÇKP, AEP yandaşları ve bunları değişik biçimlerde reddedenlerden oluşan, hiç biri yaklaşan felakete karşı duramayacak olan birçok örgüt, kafasını kumdan kaldırmadan, devrimci mücadeleyi kendi usulünce sürdürmekteydi. Muhtemel ki, hepsi de kendi dışlarında kalan “yanlışların” doğruyu görüp kendilerine katılacağını ve burjuvazinin iktidardan alaşağı edilebileceğini umuyordu. 12 Eylül darbesi, herkes “bekliyorduk” demesine karşın, pek de haberli karşılanmış gibi görünmedi. Karşılamanın düzeyinin düşüklüğüne cellat başı Evren bile şaşırmıştı. Onlar kat be kat yüksek bir direniş beklediklerini açıkladılar. Çünkü karşıdan bakınca hepimiz bir aradaydık ve gerçekten çoktuk ama yakından bakınca aramıza aşılamayacak bariyerler dikmiştik. Dünya burjuvazisi içine sürüklendiği krizini 3. Sanayi devriminin verdiği imkânlarla çözüp sosyalizmden kurtulmanın hesaplarını yaparken yeni bir ekonomi politikayı önce monetarizm adıyla Şili’de denemeye sokup sonra da neoliberalizm olarak tüm dünyada genelleştirdi. TC devleti de 1980 12 Eylül’ünde “pentagonun oğlanları-our boys” tarafından hayata geçirildi ve Türkiye sınıf mücadelesinin 20 yıllık muazzam birikimi tam anlamıyla yerle bir edildi. 12 Eylül besbelli ki zihinlerde önemli bir değişikliğe yol açmamış olmalı ki, daha sonra yapılan birlik girişimlerinin tümü de başarısızlıkla sonuçlandı. Kuruçeşme, BSA, BSP, ÖDP, SDP hepsi belki iyi niyetli ama başarısız girişimler olarak geride kaldılar ve sol 80 öncesinde miras edindiği bölünmeci mantığına yenilerini de ekleyerek günümüze kadar geldi. Her şey, görüşler, yapılar, dünyanın durumu, eksen alınan ülkelerin hepsi zıddına dönüşecek ölçüde değişti ama değişmeyen tek şey kaldı, eski bölünmenin izlerinden yürüyerek ayrı durmaya devam etmek, bölünmeye devam etmek. Aslında bu ciddi analiz farklılıklarının, taktiklerin, stratejilerin farklılıklarından kaynaklanan bir bölünme değil tam tersine sosyalizm kavrayışının, monolitik, yurtsever/milliyetçi, örgütlenme ve düşünce özgürlüğünü, çoğulculuğu özünde tanımayan bir karakterde olmasından kaynaklanıyor. Ama bir kesim inatçıydı. Her yenilgiden daha iyi yenilmek üzere çıkmaya kararlıydı ve bunlar nihayetinde, geçirilen yılların birikimini değerlendirerek, bunun için verilecek kayıpları kabullenerek SYKP yeniden yapılanmasını Türkiye’de yeninin habercisi olan Gezi Direnişinin ortasında kurup 6 yıldır mikro ve makro düzeylerdeki politikada önemsenmesi gereken adımlar attılar. Ne var ki, bu girişim hak ettiği itibarı görmedi. Bu itibar görmemesinin nedenlerinin titizlikle incelenmesi önümüzdeki süreçte neler yapmamız gerektiği konusunda bize ışık tutacaktır. Ne var ki, bu düşüncenin Türkiye toplumunda etki yaratacak bir dinamizmle hayata geçmesinin potansiyeli kendi içinde sınırlı olarak bulunmaktadır. Bugüne kadar kendi durumundan mutluluk duyup rehavete kapıldığı söylenemeyecek olan SYKP kendi içindeki bütün potansiyeli bir kez daha gözden geçirip kinetik hale dönüştürürken esas olarak bu potansiyelin kaynağını dışındaki (ulusal ve uluslararası) alanda aramalıdır. Nasıl SYKP’yi oluşturmak için, yıllarca süren bir deneyim yaşanmışsa şimdi bunu değişik biçimlerde dışımızdaki alanlarla yaşayacak mekanizmaların yolunu bulmak gerekir. Bunun yolu ideolojik olduğu kadar elbette ki pratiktir de. SYKP deneyimi bu açıdan zaten yol göstericidir.

Bugün ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu koşullar açısından daha iyi bir konumda bulunmaktayız. Zira geçtiğimiz on yıllarda dünya oligarşisinin neoliberalizm çerçevesinde oluşturduğu hegemonya, postmodernizmin yarattığı ideolojik bulanıklık artık bugün seviye kaybetmeye başlamıştır. Artık dünya burjuvazisinin önemli bir kesimi globalizmden değil, ülkesinin önceliğinden (America first) bahsediyor. Dünyada güdücü bir merkez yok. Bütün öngörülerin tam tersi çıktı. Ülke düzeyinde ise AKP kendisini iktidar yapan ittifakların hepsini harcayıp, daha önce düşman olduklarıyla faşist bir ittifak oluşturmuş ve kendine ait faşizmden başka hiçbir politikası olmadan iki büyük gücün yarattığı akıntılarda kayık yüzdürmeye çalışıyor durumda. Dolayısıyla neoliberal, hegemonyayla birlikte postmodern-postmarksist tezler de parlaklıklarını yitirmiş durumda. Bu yeni durumda anlatabileceğimiz çok şey var; Kendini dinletebilmek büyük ölçüde kendimize bağlı. Başkalarının komplolarından şikâyet etmek yerine kendimizi nasıl başkalarıyla söz ortağı yapabileceğimizin yolunu kendimizin düşünmesi gerekiyor.

2008 krizi 11 yıldır içinden çıkılamadan sürüyor. Belli başlı merkezler bu krizden kurtuluşun yolunu dördüncü bir sanayi devriminin sunacağı imkânlarda gördüklerinden, birbirleriyle can alıcı bir mücadele sürdürüyorlar. Dünya savaşı, ekolojik yıkım, tüm dünyanın bir nezarethaneye dönüştürülmesi tehditlerini içinde taşıyan bu dönem. Nasıl geçen yüzyılın başında sosyalist hareket, eski kabuklarından sıyrılıp Bolşevik olarak bir yeniden kuruluşa gitmiş ise, bugün de 100 yıllık gelişmelerin eklenmesiyle birlikte aynı konumdayız. Tüm sınıf hareketi yaşanmış olan tarihi hep birlikte gözden geçirip bir yeniden yapılanma içine girmekle yükümlüdür. Bunu yapamadığı takdirde dördüncü sanayi devrimi Rosa Luxemburg’un dediğinden daha beter biçimde tüm insanlığın yitimiyle sonuçlanabilir. Böylesine felaket bulutlarıyla yüklü bir görüntü aynı zamanda insanın tarih öncesinden gerçek insanlık tarihine geçişi için olan imkânları da en ileri boyutlara ulaştırmış bulunmaktadır. Dördüncü sanayi devriminin sunduğu imkânlar bugüne kadar insanın elinin ve zihninin uzantısı olan araçlardan öteye geçerek, zihinsel ve duygusal emek dışındaki tüm emek biçimlerini insan için gereksiz hale getirip, üretkenliği, herkesin toplumdan istediği kadar alabileceği bir düzeye ulaştıracağı noktaya hızla ilerlemektedir. Rekabetin ortadan kalkacağı, dayanışmanın en esaslı insanlar arası ilişki olacağı bu durumun adını dünyanın en eski fütüristlerinden Karl Marks Komünizm olarak koydu.
Bu proje için komünistler geçen yüzyılın başında olduğu gibi bugün de bir kez daha geleceği birlikte yaratmak üzere bir araya gelmekle yükümlüdürler. Bağlı olduğumuz Bolşevik kökler bizden bunu istiyor!

4. Sanayi Devrimi (II): Ya Komünizm ya Felaket

4. Sanayi Devrimi (II): Ya Komünizm ya Felaket
Lenin “Ne Yapmalı’da Pisarev’den “hayal görelim..” diye başlayan bir pasaj aktarır. Lenin için mesele yaratıcı fikirler sahibi olmak, düşünülemeyeni düşünülür hale getirmek ve elbette bu “hayalin” gerçekle temas noktalarını iyi görebilmektir. Komünizm Ütopyası da, ona yürüyüş yolu olarak burjuva demokrasisinden bin kat daha demokratik olacak olan proletarya diktatörlüğü de böyle düşünülemeyeni düşünülür hale getirmenin örnekleridir.
Bazı düşüncelerin üzerine kurulu oldukları kimi temel kavramların kabuklarını kırmadan yeni ufuklara ilerleyebilmesi olanaklı değildir. Hat sanatı kendi içinde ne kadar gelişirse gelişsin resme dönüşemez. Aslana benzeyen, laleyi andıran şekiller bir türlü aslan ya da lale resmi haline gelemezler. Newton mekaniği ile harikalar yaratılır ama bir türlü yıldızların ve atom altı parçacıkların hareket biçimleri anlaşılamaz. Onları anlayabilmek için temel kavramların değişikliğe uğraması gerekir. Bu değişiklik bir öncekini ortadan kaldırmaz ama onu özel bir hale ait konuma getirir. Newton mekaniğine göre ışık hızıyla ilerleyen bir araçtan gönderilen bir ışık sinyalinin, dışardan bakan bir gözlemci için iki ışık hızı olması gerekir. Ama ölçülünce toplam bir ışık hızı olur. Bu artık Newton mekaniğinin yüzde yüz hatalı hale gelmiş olduğu bir durumdur. Newton fiziğine göre tersi doğru olsa da  “Bir atom altı parçacığın momentumu ve konumu aynı anda tam doğrulukla ölçülemiyor”. Ya da bir maddenin kütlesi ve hızı bilindiğinde bir saat sonra nerede olacağını bilmenin mümkün olduğu Newton mekaniğine karşın, hakikatte söylediğimiz yerde o parçacığı bulmamız sadece bir ihtimaldir. Kuantum mekaniği de bu ihtimalin ne olduğunu anlatır. İhtimal bir olduğunda Newton mekaniği haklı çıkar ama ihtimal, 0.001 olduğunda gerçeklikle hemen hemen hiç ilişkimiz kalmaz.

İnsanlığın sosyalizm hayali de işte böyle değişik durumlardan geçmiştir. Bir zaman o hayalin ilkel bir biçimi yaşanıyordu. Sonra o hayal özellikle imparatorluk dinleri olan tek tanrılı dinler tarafından öteki dünyaya havale edildi.  Ama düşünülemeyeni düşünülür hale getirmeyi iş edinmiş, Karmat, Babek, Bedreddin gibi insanlarca bu dünyada tekrarının yolları arandı. Nihayet K. Marks ve F. Engels o hayale bilimsel bir gerçekleşebilirlik temeli kazandırıp önümüze koydular. Ama önümüze konan da her zaman aynı kalmadı. 1848’lerin ihtilalciliğinden başlayıp, 19. YY’ın sonu ve 20. YY’ın başlarında ekonomizm, 20. YY ilk çeyreğinde Bolşevizm, ve sonra yine ekonomizm kisvelerine büründü. Nihayetinde de birinci ekonomizm gibi dünya kapitalist sistemine entegre olup yapı olarak da ortadan kalktı. Şimdi adlandırılması zor görünse de geriye ÇHC, Vietnam HC, K. Kore HC gibi enkazlar kaldı.

Tüm bu süreçlerde insanlar kullandıkları araçları değiştirip geliştirirken, kendi aralarındaki ilişkileri de hep değişime zorladılar. Bu değişiklikler kimi zaman sosyal devrim boyutuna ulaşırken kimi zamanlarda sistemi yerinde tutan ama onu eskisine göre daha farklı bir yapıya dönüşmeye zorunlu kılan düzeyde kaldılar.

Buhar gücünün makinelerde kullanılmasıyla başlayan 1. sanayi devrimi altını üstüne getirdiği toplumları 1848 devrimlerine taşıdı. Elbette ki sanayinin, araçların, aletlerin kendi kendine yaptığı bir şey yoktu. Gelişimin ortaya koyduğu araçların mülkiyeti ve kullanım biçimi insanların belli biçimlerde davranmasına imkân sağlamaktaydı.  O belli biçimler kimi zaman egemenlik bağımlılık ilişkisinin pekişmesi olarak tezahür ederken kimi zaman da eski yapının çerçevesini parçalamaya yöneliyordu.

1848 devrimleri kapitalizmin daha da bir gür biçimde gelişmesinin koşullarını geliştirdi. Takip eden ikinci sanayi devrimi (elektrik motorları,  fordist üretim,  patlarlı motorlar) dünya için gelişimin, felaketlerin ve kurtuluşun iç içe geçtiği bir çağı başlattı.  Dünyanın üçte biri insanlığın ezeli ütopyasına adım atarken ve onların verdiği maddi ve manevi destekle ezilen uluslar emperyalist zinciri birçok noktasında kırarken, iki büyük dünya savaşı ve faşizmler de bu dönemde yaşandı.

İkinci paylaşım savaşının ardından sağlanan refah döneminin 70’lı yıllarda sona ermekte olduğu ve dünya devriminin uzak görünmediği bir dönemde ise her şey beklenenin tersine cereyan etti. Sosyalist ülkeler yıkıldı, kapitalizm neoliberalizm adı altında ideolojik, politik ve ekonomik zaferler elde etti. Yıkılan sosyalist ülkeler ve sosyalizan eğilimli ulusal kurtuluş mücadelelerini başarıya ulaştırmış ülkelerin hemen hepsi kapitalist pazarın parçası haline geldiler.

Dünyanın kırlarında süren geleneksel tarımın planlı bir biçimde yıkıma uğratılması sonucu kentlere akın akın köylüler gelip işçi ordusuna yüz milyonları kattılar. Bu dönem esas olarak bir yandan yoğun emek kullanımının arttığı diğer yandan tam onun karşısında olarak otomasyonun muazzam boyutlara ulaştığı dönem oldu. Dönemi karakterize eden, bir önceki dönemden farklı olarak makinaları insanların yerine bilgisayarların kullanması oldu.  Sosyalist ülkeler bu gelişmeye ayak uyduramadılar ve yüzyılın son on yılı içinde ulusal kurtuluş kazanmış ülkelerle birlikte hepsi dünya kapitalist pazarının entegre parçası olma kaderinden kurtulamadılar. Bu üçüncü sanayi devrimi, önceki ikisinden farklı olarak şiddetli sınıf mücadelelerinin burjuvaziyi köşeye kıstırdığı, hatta iktidarından ettiği dönemlerden farklı olarak yüzyıllık kazanımların, iktidar da dahil olmak üzere (aslında sınıf bunun çoktan kaybetmişti ama burjuvazi de henüz tam olarak kazanamamıştı) bir çoğunun kaybedilmesiyle sonuçlandı.

Şimdi dünya yine 2008’den beri bir kriz içerisinde yaşıyor ve üzerinden 11 yıl geçmiş olmasına rağmen krizin kısa sürede sonlanacağına ilişkin bir umut belirmiyor.

Soğuk savaşın bitimiyle birlikte dünya da barışın egemen olacağı ve daha entegre bir dünyada çıkarların gittikçe ortaklaştığı bir huzur döneminin yaşanacağı ilan edilmekteydi.  Kapitalizm ve liberal demokrasi artık ebediydi! Ekonomik ve politik dönüşümlerin sonu, hatta tarihin sonu gelmişti! Ama soldan sağdan gelen bu umutvar öngörülere karşın hepsinin tersi çıktı. Savaşlar dört bir yana yayıldı; dünya üzerinde yeni gerilim bölgeleri oluştu; eski nükleer dehşet dengesinin koşullarında birbirine daha tavizkar olabilen, sistemin bekası için, gerektiğinde işbirliğini artırıp krizleri tamponlayabilecek uluslararası kurumlar yaratırken, kapitalist dünya gemisinin yelkenleri birinci ve ikinci paylaşım savaşları öncesinde olduğu gibi artık ticaret savaşlarının rüzgarları ile şişiyor.

Yeni pazarların ele geçirilmesi ve iç pazarların korunması amacıyla özellikle, sistemin tepesinde bir imparatorluk gibi dikilip haraç yiyen ABD, ÇHC ve onunla ilişki sürdüren ülkelere karşı ticaret savaşlarını başlatıyor. Ulus devletler bitti denirken onun en berbat uygulamaları dünya sahnesini kaplıyor. Yarış simgesel olarak resmen Apple ile Huawei’nin düellosuna dönüşmüş durumda.

İkinci paylaşım savaşı sırasında atom bombasının yapılması açısından ABD ile Almanya arasında can alıcı bir yarış sürmekteydi. Almanlar yarışta geç kaldılar. Bombayı yapıncaya kadar zaten savaşı kaybettiler. Ama ya Hitler bu bombayı örneğin en geç 1944’de yapmış olsaydı? Eğer İngilizler, Hitlerin Norveç’teki ağır su (atom bombası yapımında kullanılır) fabrikasını imha etmese, Hitlerin ağır su tanklarını taşıyan gemiyi sivillerin hayatını gözeterek gölün dibine göndermemiş olsalardı, ABD Japonya’ya (aslında Rusya’ya gözdağıdır) atom bombasını atmadan Hitler İngiltere’yi, SSCB’yi ve dahi ABD’yi de atom bombasıyla bitirmiş olabilirdi. Düşünelim o zaman Hitlerin bin yıllık dünya hayalinin bize neyi miras olarak bırakmış olacağını!

Şimdi tam anlamıyla benzer bir durumdayız. Bu kez peşinde koşulan bir kitle imha silahı değil, matematik imha silahı (weapon of mass destruction-weapon of math destruction).

3. Sanayi devrimi makineleri bilgisayarların, bilgisayarları da insanların yönetmesi temeline dayalı olarak üretkenlik artışını muazzam ölçülerde artırdı. Buna ek olarak da işgücünün ucuz olduğu alanlardaki emek yoğun sanayiler sayesinde elde edilen karlarla, genelde düşmüş olan kar oranları yeniden yukarı çekilebildi ve böyle bir üretkenlik düzeyine ulaşamayan reel sosyalist ülkeler de rekabetin ağır baskısı altında çöktüler.

Günümüzde peşinde koşulan mecazi olarak kullandığımız weapons of math destruction, özünde insanın doğrudan müdahalesi olmadan makinelerin dünya çapında hammadde kaynağından son ürüne kadar kendi aralarında haberleşip üretkenliği muazzam boyutlara yükseltmesi ve zihinsel ve duygusal emeğin belli türleri dışındaki emek türlerine ise artık hiç ihtiyacın kalmadığı teknolojik düzeydir. Bu düzeyde yapay zekânın müdahalesi sadece ekonomi alanında olmayacaktır. Şimdiden örneklerini görmeye başladığımız, hukuk, estetik, müzik, eğitim vb. de yapay zekânın faaliyetini şu veya bu düzeyde sürdürdüğü alanlar olacaktır. Bu sanayi devriminin altyapısının ancak 2025’de tamamlanacağı söylense de bunun imkanları bugün, moleküler kimya, nanoteknoloji ve yapay zeka sayesinde ortaya çıkmış bulunmaktadır. 2050’ye gelindiğinde var olan “mesleklerin” % 50’sinin ortadan kalkmış olacağı tahmin edilmektedir. Ama üretim düzeyi de bugünkünden yüksek olacaktır.

Bu durum insanlığın karşısına tam bir yol ayrımı dikmektedir ve bunlardan hangisinin seçileceği ise artık geri dönülmez bir rotaya girilmiş olması anlamına gelecektir. Geri dönülemeyecek noktaya ne zaman ulaşırız tam olarak kestirmek zor ama her beş yıl saatli bombanın tık tık’ları gibi çalışacak ve artık 2050’den sonraki yıllar karar yılları olacaktır. Üretici güçlerin denetimi burjuvazinin elinde kalmaya devam ettiği müddetçe bu bomba halkların ortasında patlayacak ve dünya oligarşisi insanlık için akla hayale gelmeyecek felaketleri adım adım sıralayacaktır. Tüm dünyanın bir nezarethaneye dönüşmesi, nükleer bir savaş, ekolojik yıkım, “fazla nüfus” olarak kabul edilecek milyarlarca insanın sefalete sürüklenmesi ve teknolojik yollardan yok edilmesi bu felaketler listesinin ana başlıklarını oluşturuyor.

Böyle bir felakete karşı politik bir devrim yanıtı ise insanlığın tarih öncesinden insanlık tarihine geçişin bütün imkanlarını, bir daha yıkılmayacak olan yeni bir Bolşevik devriminin imkanlarını içinde taşıyor.

4. Sanayi Devrimi (III): Bir felaketin habercisi ya da komünizmin gerçekleşme zemini

 

4. Sanayi Devrimi (III): Bir felaketin habercisi ya da komünizmin gerçekleşme zemini

Günümüzün bilimsel gelişmeleri ve bunların hayatımıza müdahale hızı geçmişle kıyaslanamayacak bir hızla sürüyor. Bilimsel gelişim üsseldir. Yani bilimsel birikim zamana bağlı olarak katlanarak artar. Bin yıllarda olan değişiklikler yüzyıllara, on yıllara, beş yıllara ya da yıllara sığmaya başlar. İnsanlık binlerce yıl karasabanı değişmeyen üretim aracı olarak kullandı. Çocukluğumda ucunda demir yerine çakmaktaşı bağlı karasaban kullanıldığını gördüm. Ama traktörün tarıma girişinin üzerinden yüz yıl geçmeden tarımsal üretimi insan müdahalesi olmadan gerçekleştiren akıllı makinalar hayatımızda yer aldı. RTE yerli ve milli otomobili üreteceğiz diye şişinirken, bilinen otomobil sanayii ömrünü doldurup yerini elektrikli otomobillere bırakmaya hazırlandığını sandığımız bir anda, sürücüsüz otomobiller caddelerde dolanmaya başladılar bile. Çok sürmez, kendi kendine uçan otomobiller de onları izler.

Bir yabancı dil öğrenmek için yıllarımızı vermeyi kabullenirken birden bütün bu çabaları anlamsız hale getiren “japon malı” tercüme aleti herkesin alabileceği fiyata satılmaya başlandı. Ona bile gerek yok: indireceğiniz bir Appe’le bu işi, geçmiş alışkanlıklarla hala “akıllı telefon” demeye devam ettiğimiz, çok özellikli mini bilgisayarlarımız aracılığıyla da halletmek de mümkün.

4. Sanayi Devrimi’nden söz ediyoruz ama bir başka açıdan da buna 2. Sanayi Devrimi diyebiliriz. İnsan alet yapmaya başladığından beri zihninin ve elinin uzantısı olan, onların üretkenliğini arttıran aletler yaptı. Bunların tümünde insan doğanın veri varlığı, aletler ise sürekli değişen, gelişendi. Bu açıdan bakınca önceki sanayi devrimlerini tek bir kategori içinde toplayabiliriz. Ancak elin ve zihnin bir uzantısı olmaktan çıkıp da kendi kendine karar veren ve insandan göreli olarak bağımsız olan aletlerin yapılması veri insana da müdahale edilerek hep birlikte değişikliğe uğranacak olan yeni bir evreye gelindi. Artık doğal seçilim nasıl belirlediyse o halde sabit olan insan olmayacak. Çoktandır olmuyor da. Birkaç yüzyıl öncesinin ortalama yaş süresiyle günümüz yaş süresi neredeyse ikiye katlanmış durumda. Ama bu bir mutasyon sonucu evrilme değil var olan potansiyelin geliştirilmesi. Ne var ki, gelişen teknoloji, artık genetik yapının da değiştirilebileceği bir noktaya geldi. İlk ve çarpıcı örneklerinden biri olarak HIV virüsünün etkin olmasına imkan veren bir genin insan DNA’sından kesilip çıkarılmasıyla AIDS hastası bir annenin sağlıklı bir çocuk doğurması mümkün oldu. Kuskusuz bu çok insani görünen müdahalenin arkasında sınıflı toplumda cereyan eden kötülükler kataloğuna muazzam sayfaların eklenmesi imkanı bu iyilikten çok çok daha yüksek görünmektedir.

Sadece genetik yapının değiştirilmesi değil, insan makine bağlantısı içerisinde bir ortak şekillenmenin de adımları atılıyor ve gelişmenin üssel karakteri (bir önceki duruma göre hızlanarak gelişme) sonucu yüzyılın sonuna varmadan insanın biyolojik yapısını ve zekasını muazzam ölçülerde aşacak, yapay zekanın gurularından Ray Kurzweil’ın tekillik/singularity diye nitelediği “İnsanlık 2.0” dönemine ilerliyoruz. Makineler ise gittikçe kendi kendine düşünebilir ve eylem yapabilir hale geliyorlar. Bu anlamda yeni bir insanlık şekillenmesi ve sanayi türü ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bir önceki dönemde insanın imtiyazlı alanı olan “akıl” artık fabrikalara, onların ürettiği mallara, şehirlere, evlere vs. vs. atfedilir hale geliyor. Eğer sınıflar çatışması, burjuvazinin kar hırsıyla geliştirdiği rekabet ve bunun sonucu tüm bu imkanları insanlığı köleleştirmek için kullanacağını aklımıza getirmesek insanlığın ebedi ütopyasının eşiğine gelmiş olduğumuzdan emin olarak kendimizi bilimin açtığı mutlu yollara teslim edebilirdik.

Nezarethane kurulmadan yıkılmalı; yoksa geriye dönüş yok!

Mevcut bilimsel faaliyet, teknoloji ve inovasyon bugün olduğu gibi burjuvazinin belirlediği ilişkiler çerçevesinde gelişmeye devam ederse:

1-Dünya çapındaki rekabetin yeni bir dünya savaşına yol açması olanaklıdır. Zira rekabetin dürtüsünün belirlemesi altında, gelişen imkanların günümüz koşullarındaki bir savaşın kazanılabileceği umutlarını beslemesi beklenmelidir. Savaşı kazanacağını uman, sıkıştığı yerde (bugün Trump’ın durumu gibi) o savaşı çıkarır. Uzayın silahlandırılması girişimleri ve Trump’un Salt 5 Sözleşmesi’ni iptal ettiğini duyurmasını bir alarm zili olarak kabul etmek gerekir.

2-Her ne kadar burjuva ideologları temel evrensel gelir gibi bir yolla nüfus fazlasının denetim altında ve hayatta tutulabileceğini savunsa da bunun geçmişte metropollerde yaşanan refah devleti ve çevrede yaşanan felaketlerden bir farkı olmayacaktır. Böyledir diye elbette ki buna karşı çıkmak söz konusu olamaz. Tam tersine bunun yarattığı atmosfer içerisinde bu gelirin insanca yaşama her yerde imkan verecek şekilde geliştirilmesini ve bunun için de karar mekanizmasının başından burjuvazinin uzaklaştırılması gerektiğini savunmamız gerekir.

3-Artık hiçbir şekilde çalışamayacak olan “nüfus fazlası”nın ihtilal yapmasına fırsat verilmeden denetlenmesi ve giderek tasfiye edilmesi günümüz devletinin temel karakteristiğini oluşturacaktır. Bu devlet yapay zekanın, büyük verinin, quantum bilgisayarların vd. sağladığı imkanlar sayesinde tüm dünyayı birebir gözetleme, denetleme ve yönlendirme gücüne kavuşacaktır. Devletler tam bir nezarethanedir artık. İnsanları ayrıca bir hapishaneye koymaya ihtiyaç yoktur. Denetimli serbestlik bütün insanlar için geçerlidir.  Matrix filminin bin bir versiyonu artık tasarlanabilir. Gerisi saçmalık ama kapitalizmin kendisi de öyle değil mi?

Bu, bugünkü dünyamızda var olan tüm etik değerlerin, duyarlılıkların, duyguların tümünün anlamını kaybetmesi, insanlığın bin yıllarda biriktirmiş olduğu temel hakların tümünün bir çırpıda ortadan kaldırılabilmesi koşullarının doğması demektir.

4- Böylesine mutlak bir güce ulaşan yönetici sınıfın dikkat etmesi gereken artık hiçbir mayınlı arazi, engelleyici direnç noktası yoktur. Kadınlar öncelikle işsiz kalacaklar: ne önemi var?  Nasıl olsa denetimli serbestlik altında olacaklar. Kârların büyütülmesi için ekolojik yıkım bugün bile Trump tarafından “uydurma” diye nitelenebilirken, o zaman belki bahsi bile geçmeyecektir. Hatta Trump bugünden buzları eriyen Grönland arazilerine bile gözünü dikmiş durumda. Bizim felaket dediğimizi onlar servet kaynağı olarak görmeye devam ediyorlar.

Realist ütopya: Komünizm

Böylesine korkunç bir geleceğin karşımızda dikildiği bir durumda ikinci yolun, Marks’ın sözünü ettiği herkesin ihtiyacına göre toplumdan alabilecek olduğu komünist toplum yolunun, geçiş evresi olarak sosyalizm yolunun seçilmesi için insanların bugünkü endişeli iyimserlikten alarm durumuna geçirilebilmesi gerekir;

1- Üretkenliğin böylesine muazzam artışı, var olan mesleklerin çoğunun ortadan kalkacak olması, insanların kalan meslekleri paylaşmaları ve bunun için gereken eğitimi görmelerinin önünde bir engel değildir. Geçen yüzyılın başında 6-7 yaşında çocuklar tuğla ocaklarında işçilik yapıyor, fabrika işçileri 16 saate varan işgününün sonunda felç olmuş vaziyette evlerine gidiyorlardı. Bu korkunç koşullarda kalan akıllarını başlarına devşirip, kendisi için sınıf haline gelip, burjuvaziye karşı dikildiler ve gelirler ile üretimin hiç azalmasına neden olmadan çalışma saatlerini yarıya indirdiler. Geçen yüzyılın başında işçi sınıfının en önemli taleplerinde biri 8 saatlik işgünü ve hafta sonu tatili idi ve işçi sınıfı ayağa kalktığında, iktidarı ele geçirdiğinde bu dünya çapında da gerçekleşti.

Makinalar işçilerin yerini almadığı gibi işçi sayısı dünyanın her yanında arttı. Bugün de aynı durumla yüz yüzeyiz. Bugün çalışma saatleri en az yarısına indirilebilir ve yaşa göre çalışma saatleri ayarlanabilir, muhtelif toplumsal olarak gerekli faaliyetler iş haline getirilebilir.  Dolayısıyla kimse izole olmaya mahkum olmazken ezici iş koşulları altında kendisine ayıracak vakit bulamayan insandan eğitimine daha fazla zaman ayırabilen insana, zevk aldığı işi yapan insana geçilir.

Dün hiç eğitim yoktu. Sonra ilk eğitim ve ardından orta eğitim zorunlu hale geldi. Bugün zihinsel işgücünün öne geçmesi dolaysıyla üniversite eğitiminin de zorunlu eğitime tabi olduğu ve insanın sürekli bir eğitim imkanı içinde bulunacağı durum neden düşünülmeyecek olsun. Madem kol gücüne dayalı işleri makineler daha verimli olarak gerçekleştirecekler o zaman da insanlar beyinlerini geliştirecek işleri daha rahatlıkla yapacaklar demektir. Ama bu egemen sınıf için ne kadar karlı? Değil ve onun için de “işe yaramaz bir fazla nüfus” ortaya çıkacak. Onlar insanları fazlalık haline getirmeden insanlar onları bundan mahrum etmek zorundalar. Tabi geç olmadan!

2-Komünist topluma geçişin imkanlarının bu kadar birikmiş olması onun kendiliğinden gerçekleşebileceği anlamına asla gelmez. Tam tersine egemen sınıfın artan denetim imkanları nedeniyle bu mücadele çok daha zorlaşmış ve buna uygun büyüklükte, çeviklikte, dirençlilikte, savaşçılıkta güçlerin yaratılmasını gerekli kılar. Dünyanın bu gelişen koşullarında geçmişte kimi ülkelerde olduğu gibi bir hareketin çıkıp diğer tüm hareketleri peşine takması demokrasi bilincinin gelişmesi sayesinde artık bir hayal olmuştur. Yıkılan sosyalizmin bıraktığı dersler, dün söylendiğinde en aşağılayıcı ifadelerle reddedilen demokrasinin, örgütlenme özgürlüğünün, çoğulculuğun ne kadar önemli olduğunu büyük bir çoğunluğa kavratmış ve kavratmaya devam etmektedir. Artık büyük yığınları belli bir hedefe mobilize etmek isteyenlerin bunu tek başlarına kararlaştırmaları değil, bulunduğu mekândan başlayarak tüm dünyaya yayılan büyük bir forumu örgütleme kabiliyetini, o forumdan alınan kararlarla yürüyüşe geçildiğinde ihtiyaç duyulacak malzemeyi temin etmeyi ve oluşturulacak olan ortak programın katkılı, uyumlu bir parçası olmayı becerecek bir yapılanmayı gerçekleştirmeleri gerekir. Böylesine bir görevin yığınlara güven verici bir biçimi kazanabilmesinin yolu da var olan sosyalist yapıların ve sınıf hareketinin yeniden ve geleceğin işaret ettiği ihtiyaçlara uygun olarak yapılanmasından geçer. Bu yapılamadığında şimdi bile örneklerini görüldüğümüz gibi (İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı seçiminde bağrımıza bastığımız taşın büyüklüğünü unutmadan) burjuvazinin imkânlarının yığınları bir düzen partisinden bir başka düzen partisine nasıl savurduğunu izlemek ve duruma uygun başka “bağrına taş basma” taktiklerine mahkum olmaktan kendimizi kurtaramayız.

Kaynak: Siyasihaber (çıkan 3 yazı birleştirilmiştir)

İlginizi çekebilir